DEPREMLER VE DOĞAL AFETLERE MANİ OLAMAYIZ AMA ARAŞTIRMALARIMIZLA İNSAN HAYATINI KURTARABİLİRİZ.

 

 

1

BULUT TEORİSİ
Naim Orhan Yiğit

Benim ve GeoCosmo nun iyonize bulut teorilerinden sonra değerli bir araştırmacının bulutlar hakkında bana gönderdiği çarpıcı makalesini burada yayınlıyorum.

I) DÜNYA BİR MAKİNA GİBİ ÇALIŞIR

1- Dünya, adeta mekanik bir sistemdir. Tıpkı bir makina gibi, çeşitli parçaların toplamından oluşmuştur. Bu parçalar şaşmaz bir sistem  ve mükemmel bir uyum içerisinde çalışır.

2

2- Bu “makina” 4 ana aksamdan (Şekil 1) oluşur:

1) Atmosfer,
2) Buzullar, Yerkabuğu, Denizler ve Çöllerden oluşan ve atmosfere kadar yükselen “Yaşam Tabakası”,
3) Yerin ve denizlerin altında “Petrol ve Doğalgaz Tabakası”,

4) En içte de, sürekli yanmakta olan “Magma”.

 

3- MAGMA, Dünyanın “kazan dairesi”dir.
“Kazan dairesi”nin görevi, “tüm akışkanları kendine çekmek ve yakmak”tır.
“Kazan dairesi”ne sürekli akmakta olan 3 akışkan; SU, KUM ve PETROL’dür.
Bu akışkanlar 3 ayrı “yakıt deposu”nda rezerve edilir. Bu depolar; DENİZLER, ÇÖLLER ve PETROL YATAKLARI’dır.

4- Petrolle birlikte oluşan DOĞALGAZ, Dünyanın dönmesiyle oluşan “basınç farkı” nedeniyle DONDURUCU BİR SOĞUK yayar.
KUTUPLARDAKİ BUZULLAR, doğalgazın yaydığı “dondurucu” soğuğun, atmosfere yükselen bulutları ayrıştırıp dondurması sonucu oluşmuştur ve tabanlarındaki bu soğuk tarafından da korunmaktadır.
Hayatiyetin ve iklim olaylarının devamını sağlamakta vazgeçilmez bir role sahip olan Kutup Buzullarının,  “Buzul Çağından kalmış tesadüfi artıklar” olduğunu söylemek, bir “algı yanılması”dır.
Buzullar olmadan –bulutların yoğunlaşmalarının mümkün olmayacağı ve- yağmur yağmayacağına göre; denizlerdeki suyun kaynağı yağmurlar değil, fakat hem denizlerin hem de yağmurların kaynağı Buzullardır.
Denizler, eriyen Buzullardan oluşmuştur.

5- Dünyanın “23,5 derecelik eğimi”; DENİZ sularının, ÇÖL kumlarının ve PETROLün, kendi yatak diplerinden belirli bir düzen içerisinde Magma yönünde akmasını ve yakılmasını sağlar.
PETROL ve KUM doğrudan Magmaya akarak ateşi canlı tutar; Magma ise, Dünyayı soğutmak için yer altında dolaşan DENİZ SULARINI yakar.
Bu yanma sonucu açığa çıkan DUMAN, yerin altındaki tabakalardan süzülüp filtre edilerek, yer yüzüne gönderilir.

Aşağıdaki fotoğraflar, bu “DUMAN”ın yer yüzüne ilk çıkış anını, ve sonrasında nasıl git gide çoğalarak ortama yayıldığını tespit etmektedir.

[[[[[Sayın Karel... Aşağıdaki fotoğraflar ve devamındaki iddialarımın “inanılmaz” olduğunu biliyorum. Ancak fotoğraflar, tarafımdan bizzat çekilmiş yüzlerce örnekten yalnızca birkaç tanesidir ve varsayımımın “en kolay kanıtlanabilir” kısmını oluşturmaktadır… Şu bilgiyi de ekleyeyim: Ben çalışmamı tamamladıktan ( 8 Temmuz 2005’te Noter’e onaylatıp, 31 Ağustos 2005 Tarihinde TÜBİTAK’a gönderdikten) kısa bir süre sonra; 2006 Mart’ta, NASA, tüm dünyaya “uzay aracı Cassini’nin, Satürn’ün uydusu Enceladus’ta ‘su’ tespit ettiğini ve bu suyun, ‘yer altı katmanlarından yükselen gazların donması sonucu’ oluştuğunun belirlendiğini” ilan etti… Bu gelişme son derece önemliydi ve bu durumun, “dosyamın incelenmesini acilleştirdiğini” TÜBİTAK’a bildirmeme rağmen, hiç ciddiye alınmadı. Bu gelişmenin neden çok önemli olduğu, fotoğraflar, ve sonrasındaki iddialarım incelendiğinde anlaşılacaktır.]]]]]]

 

İLK ÇIKIŞ ANI

 

30 SANİYE SONRA

 

 

1 DAKİKA SONRA

1 DK 30 SANİYE SONRA

 

 

2 DAKİKA SONRA

 

 

2 DAKİKA 30 SANİYE SONRA

3 DAKİKA SONRA

 

3 DAKİKA 30 SANİYE SONRA

Bu görüntülerin “bulutları andırıyor” olması şaşırtıcı gelebilir. Bunlar, gerçekten de bulutları andırmaktadır.

Dahası, bunlar zaten BULUTLARdır!..

Asıl şaşırtıcı olansa, bulutların bu şekilde (yer altından sızarak) oluştuğunun bugüne kadar nedense hiç gözlemlenmemiş olmasıdır!

Bulutların, “yer yüzeyinden yükselen su buharının, dağ yamaçlarını tırmanarak ve oradan da gökyüzüne yükselerek oluştuğu”nun düşünülmesi, insanlık tarihinin en önemli algı yanılmalarından biridir…

6- BULUTLAR, Güneşin “yer yüzeyinden buharlaştırdığı sularla” oluşsaydı:
a) Güneş görmeyen soğuk bölgelerde hiç bulut oluşmaz ve yağmur yağmazdı.(“Suyun her ısıda buharlaştığı” doğru değildir. Öyle olsaydı kapaklı şişelerdeki sular buhar basıncıyla patlardı.)
b) En çok bulut, Güneşin en çok göründüğü yaz bölgelerinde oluşur ve yağmurlar en çok yaz mevsiminde yağardı.
c) Eğer bulutlar Güneş ısısıyla buharlaşan sulardan oluşsaydı, -tuz yaklaşık 500 derecede buharlaştığına göre- denizlerdeki tuz buharlaşamaz ve bulutlar, hiç tuz ihtiva etmeyen saf su buharı kütlelerinden başka bir şey olmazdı. Bu durumda bulutlar donmaya uğradığında, küçük yağmur ya da kar tanecikleri halinde yağmak yerine, koca buz dağları halinde üzerimize düşerdi. Bulutların buz blokları halinde değil de küçük su zerrecikleri halinde donmasını sağlayan ve “zerreciklerin birbirine yapışmasını önleyen”, BUHAR HALİNDEKİ TUZ’dur. Ve denizlerdeki tuzu buharlaştırabilecek tek ısı kaynağı, MAGMAdır.

7- İçtiğimiz suyun kaynağı yer altına inmiş yağmur suyu değil; yer altı katmanlarından süzülüp filtre edilerek yükselen ve dağlardan tüten bu “dumanlar”(bulutlar)dır.
Dağ içlerindeki yollarını izleyip yükselen bu “dumanlar”ın bir kısmı, dağ içindeki soğuk kovukları doldurur ve orada yoğunlaşıp suya dönüşerek kendi havuzlarında göllenir.

                                                                        ***

II) DÜNYANIN YAKIT DEPOLARI VE YAKITIN KAYNAKLARI

1) SU

Dünyanın bir numaralı yakıtı olan “su”, Dünyada bulunan bir madde değil, “Dünyanın ürettiği bir madde”dir. Diğer bir deyişle Dünya “su ihtiva eden tek gezegen” değil, “su üreten tek gezegen”dir. Yerin altından tütmekte olan “dumanlar” (bulutlar) Dünya tarafından dondurulup ayrıştırılarak suya dönüştürülür.

Su’yun Dünya’daki ilk ve asıl hali BUZ’dur.
Buz “suların donması” sonucu değil; su, “buzun erimesi” sonucu oluşmuştur.

Kutuplardaki buzullar; doğal gazın yer altından yaydığı dondurucu soğuğun, Magmadan tüten dumanları dondurup ayrıştırması sonucu oluşmuştur ve buzullar Dünyadaki “ilk” suyun “ilk kaynağı”dır.
Eriyen buzullardan da, şimdiki denizler oluşmuştur.

Buzulların üç önemli görevi vardır:
 ı) Magma ısısını dengelemek için  soğuk hava basıncı oluşturmak.
ıı) Bulutları dondurup ayrıştırarak suya (yağmura) dönüştürmek.
ııı) Gerektiğinde çözünüp eriyerek, deniz suyu seviyesindeki alçalmayı telafi etmek.

Buzulların ne zaman harekete geçip eriyeceği ve denizlere akacağı, denizlerdeki tuzluluk oranı ile belirlenir.
Yüksek tuzluluk, denizlerle dip teması halindeki buzulların erimesine yol açar. Buzullardan denizlere bırakılan tatlı su, tuzu seyrelttikçe buzulların da erimesi azalır ve nihayet durur.

Deniz seviyesindeki azalmanın nedeni; Dünyayı Magma ısısına karşı korumak (soğutmak) için sürekli Yerkabuğunun altında dolaşımda bulunan deniz sularının, Magma ısısıyla yakılmasıdır. (Yakılan deniz suyunun dağlardan “bulut” olarak yükseldiği fotoğraflarda gösterilmişti.)
Yanma, her iki yarımkürede deniz seviyesinin eksilmesine yol açar.
Ancak kış yarımküresinde deniz seviyesinin alçalması, deniz seviyesiyle dengede duran nehir ağızlarını otomatikman harekete geçirir. Böylece yağmur sularıyla dolu nehirlerin denizlere akması, hem deniz seviyesinin alçalmasına fırsat vermez, hem de denizdeki tuz oranını seyrelterek, buzulların erimesini önler.
Oysa yağışların az olduğu yaz yarımküresinde nehir sularının desteği olmadığı için, deniz seviyesindeki alçalmanın telafi edilmesi işi buzullara düşer. Tatlı su desteği olmadığı için tuz yoğunluğunu koruyan denizler, buzulları eriterek seviye kaybını telafi eder.
Eriyen buzullarsa, kışın bulutlardan ayrıştırdığı suyu dondurarak kendini onarır.

Denizler (ileride Hava ve İklim bölümünde anlatılacağı gibi) yalnızca yerin altındaki dolaşımlarıyla Dünyayı Magma sıcağına karşı korumakla kalmaz, yerin üzerindeki (Dünyanın ¾’ünü kaplayan) varlıklarıyla da, Dünyayı Magma sıcağına karşı korur.
Denizler kendi tabanlarından soğurdukları Magma sıcağını, çok hızlı biçimde yüzeye göndererek Yerkabuğunun aşırı ısınmasını önler.
Denizlerin bu ısı iletimini buharlaşmadan yapabilmelerini sağlayan ise, TUZ’dur.
Magma ısısı denizlerdeki tuz tarafından emilir ve yüzeye gönderilir. Tuzlu suyun kaynama noktası yüksektir ve bu nedenle de deniz suyunun kaynayıp buharlaşması için gerekli olan gizli ısı da yüksektir.
Denizler, Magmadan aldıkları ısıyı tuz sayesinde kaynama ısısı henüz oluşmadan çok çabuk yüzeye gönderdiği için, bu işlem esnasında buharlaşmaz ve hiç su kaybına uğramaz. (Dünya için hayati öneme sahip denizlerin buharlaşmasını önleyen tuz, muhtemelen deniz canlıları tarafından üretilmektedir.)

2) PETROL

Petrolün kaynağı, sanıldığı gibi  650 000 yıl öncesinin fosilleri değildir. Dünya, “her saniye” petrol (ve doğal gaz) üretir.

Ölen canlıların tümü, insan ve hayvanların dışkıları, çöplükler.. sürekli çürür ve toprağa karışır. Sonra bu çürüyükler yağmurlar tarafından nehirlere ve oradan denizlere taşınır. Rüzgarların çöllerden denizlere taşıdığı kumlar, deniz dibindeki çürüyükleri değirmen gibi öğütür ve ufalar. Mevcut kum tabakasının üzeri her seferinde  rüzgarların getirdiği kumlarla yeniden tabaka tabaka örtülerek, çürüyükler önce deniz tabanlarına, oradan da petrol rezervuarlarına itilir.

Magmadan yükselen ısı, rezervuarlardaki çürüyüklerin hem petrole dönüşmesini, hem doğalgaz açığa çıkarmasını,  hem de açığa çıkan doğalgazın (yere daha yakın) bir üst katmana yükselmesini  sağlar. (Doğalgazın Dünya için önemi ve fonksiyonu yukarıda açıklanmıştı).

Dünyanın 23,5 derecelik eğimi, petrolün hem rezerve edilmesini hem de düzenli bir biçimde Magmaya akıtılmasını sağlar. Şu anda ekvatorun en düşük noktasında bulunan bir rezervuar 23,5 derecelik eğim nedeniyle petrolün kendisine akıp birikmesini sağlarken, aynı anda ekvatorun en yüksek noktasına ulaşmış bulunan bir başka rezervuar da, biriktirmiş olduğu petrolün bir kısmını yine 23,5 derecelik bir açıyla Magmaya doğru gönderir.

Böylece petrol (yani çürümüş olan biz insanlar vb.) ile kum (bir sonraki bölümde anlatılacak) Magma tarafından yakılır. Açığa çıkan ısı ile de deniz suyu (bir önceki bölümde anlatılmıştı) yakılır.

Açığa çıkan  “duman” (bulutlar) bu 3 yakıtın karışımıdır. Havadaki ve Atmosferdeki azot, karbon vb. gazların tamamının kaynağı, bu “duman”dır. Bitkilerin fotosentez yapması için zorunlu olan karbondioksitin kaynağı da, bu “duman”dır. Bitkiler bu karbondioksiti  dönüştürür ve hem “Magmanın yanması için” ve hem de “biz canlılar için” gerekli olan oksijeni sağlar.
(Eğer bitkiler sanıldığı gibi, karbondioksiti “ölmüş canlıların toprağa karışmış çürüyüklerinden” elde ediyor olsalardı, neredeyse hiçbir canlının yaşamadığı dağ başlarında bir ot dahi bitmezdi.)

3)KUM

Kumun, dağların taşların eriyip ufalanması sonucu oluştuğu düşüncesi doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, bu oluşumun devam etmesi ve her dağın eteklerinde az ya da çok kum birikintisinin gözlenmesi gerekirdi. 

Kum, Dünyanın yapı taşıdır.
Başlangıçta” Dünya, muhtemelen dışı buzla kaplı, merkezinde bir ateşin yandığı bir kum küresinden ibaretti; dağlar ve yeryüzü şekilleri, kumun lavlar halinde ve çok sayıda patlamalarla yanması ve  sonra soğuması ile oluştu.
Muhtemelen denizlerin tamamı, “başlangıç”taki kumların Magmaya çekilip yakılması sonucu “kum küre”de oluşan çöküntüleri, -ateş büyüdükçe eriyen- “buz” sularının  doldurması sonucu oluşmuştur.
Çöller ise, püskürüp patladıktan sonra soğuyan lavların oluşturduğu dağ ve tepe gibi yükseltilerin arasında (nispeten çukurda) kalan kum yığınlarıdır.
(Ay’da da dağlar ve tepelerden başka yalnızca yoğun miktarda kumun bulunması, Ay’ın da “başlangıçta” yanan bir kum küresi olduğunu ve sonrasında soğuyarak şimdiki halini aldığını; fakat dağlardan tüten “bulutlara”  sahip olmaması da, merkezinde yanmakta olan bir Magma küresinin olmadığını gösterir).

 

Kum, Dünyanın 3 yakıtından biridir.
Yer altındaki rezervuarlarda petrolün kumla birlikte bulunması, her ikisinin Magmaya, belirli bir düzen içerisinde ve birlikte aktıklarını gösterir. Petrol Magmanın sıvı yakacağı, kum ise katı yakacağıdır. Petrol yanarak Magma ateşini canlı tutar, kumlarsa yanarak lavlara dönüşür.
Çoğunlukla deniz tabanlarındaki kırılmalar sonucu oluşan boşluklardan püsküren lavlar (=yanan kum), deniz suyuyla ani soğumaya uğrayıp kayaçlara  ve plakalara dönüşür.
Bu adeta yer altındaki kırık ve çatlakların onarılması ve boşlukların doldurulması demektir.
Kırılan eski plakalar ise Magmaya düşer; orada kum ve petrolle birlikte yakılarak tazelenir ve tekrar lavlar halinde püskürtülür.

Depremlerin nedeni Dünyanın yaşlanması değil, plakaların üzerindeki sıcak-soğuk basınç dengesinin bozulması ve kırılmaya yol açmasıdır.

Yanardağlar, Magmanın iç basıncının dışarı atıldığı “bacalar”dır.
Bacaların tıkalı olması (ki bunlar sönmüş olduğu varsayılan, aslında tıkalı yanardağlardır) ise, yanardağ patlamalarına yol açar. (Büyük depremlerden bir süre sonra bölgeye en yakın bir yanardağın harekete geçerek lav püskürtmesi, bu nedenledir).

O halde kum, “altımızdaki ateş”ten bizi koruyan “taş tabaka”nın (kabuk) hem inşaası ve hem de gerektiğinde onarımı işinden sorumludur.
Diğer bir deyişle, ateşin üzerine inşa edilmiş evimizi (Dünya), kuma borçluyuz.
Her ne kadar petrol ile birlikte belirli miktarda kum sürekli Magmaya akmakta ise de; depremlere yol açan plaka kırılmalarında Magmanın kum ihtiyacı aniden artacağından, çöl tabanlarından Magmaya büyük oranda kum akışı olacaktır.
Akacak kumun miktarı, depremin yol açtığı “titreşim”in “şiddeti ve süresi ile doğru orantılı” olacaktır.

Dünyanın 3 yakıt deposu; denizler (buzullar), petrol rezervuarları ve çöllerdir.
Dünyanın yapı ve işleyişinin, biz canlılar ile bu kadar sıkı bir bağlantı ve birbirine dönüşüm ilişkisi içerisinde bulunması, Dünya ve hayatın ayrılmaz bir bütün olduğunu düşündürmektedir.
***

 

III) HAVA VE İKLİM OLAYLARI

1-HAVA ve İKLİM OLAYLARI, Dünyada sıcakla soğuğun yer değiştirmeleri esnasında yaşanan olayların toplamından ibarettir.

Ancak Dünyada “sıcağın kaynağı Güneş, soğuğun kaynağı ise o bölgenin Güneşten uzak olması” değildir.

Sıcağın kaynağı Magma; soğuğun kaynağı ise Kutup buzullarıdır.

Dünya Magma tarafından ısıtılır, Kutuplar tarafından soğutulur.
Güneşe daha yakın olan yarımkürede yaz mevsiminin yaşanması doğrudan Güneşin ısıtması ile değil, o yarımküreyi soğutan Kutup buzulunun Güneş tarafından baskılanması (o yarımküredeki soğutmanın azaltılması) nedeniyledir. (Şekil -2)

Şekil 2- (Solda) Kuzey Kutup Buzulları 6 ay boyunca Güneş tarafından baskılandığı için, Dünya bu konumdayken Kuzey Yarımkürede “YAZ” mevsimi yaşanır. Bu esnada Güney Kutbu 6 ay boyunca Güneşi görmediği için, Güney Yarımkürede “KIŞ” mevsimi yaşanır. (Sağda) Güney Kutup Buzulları 6 ay boyunca Güneş tarafından baskılandığı için, Dünya bu konumdayken Güney Yarımkürede “YAZ” mevsimi yaşanır. Bu esnada Kuzey Kutbu 6 ay boyunca Güneşi görmediği için, Kuzey Yarımkürede “KIŞ” mevsimi yaşanır.

Sırayla her bir Kutup 6 ay boyunca Güneş ışınları tarafından baskılanır ve böylece o yarımkürede Magma ısısının hakim olması (yaz mevsimi) sağlanır.

O halde Dünyanın ısınmasında Güneşin doğrudan değil, dolaylı bir fonksiyonu vardır.
Hangi Kutup Güneş tarafından baskılanmakta ise, o yarımkürenin Kutuptan aldığı soğuk daha az ve Magmadan aldığı ısı daha yüksektir.
Diğer bir deyişle hangi Kutupta 6 ay gündüz yaşanıyorsa, o yarımkürede yaz; hangi Kutupta 6 ay gece yaşanıyorsa, o yarımkürede kış mevsimi hüküm sürmektedir.

Kutupların her birinin dönüşümlü olarak 6 ay gece, 6 ay gündüzü yaşamalarının nedeni bilindiği gibi, Dünyanın ekseninin 23,5 derece yatık olmasıdır (Şekil 2). Şu anda eksenin Güneşe doğru yatık ucunda bulunan Kuzey Kutbu 6 ay gündüzü yaşarken, gölgede kalan Güney kutbu 6 ay geceyi yaşar. Dünya 6 ay sonra kendi konumunu hiç bozmadan Güneşin diğer yanına geçtiğinde ise, -bu kez- daha önce dışta kalan Güney Kutbu Güneşle karşı karşıya olduğu için 6 ay gündüz, Kuzey Kutbu ise gölgede kaldığı için 6 ay geceyi yaşar.

Ancak (Kutuplardan Ekvatora inildikçe) hem yaz hem de kış yarımküresinin  gündüz konumunda, Güneş ışınları her iki Kutuptan inen soğuğu (Kutbun bulunduğu konuma göre, az ya da çok) ısıtır.
Yaz yarımküresinde Kutup 6 ay boyunca doğrudan (24 saat aralıksız) Güneş tarafından baskılandığı için, hava geceleri de sıcaktır.(Çünkü Kutup aralıksız olarak gündüzü yaşamaktadır ve Kutuptan yayılan soğuk sürekli ısıtılarak aşağıya gönderilmektedir.)  
Kış yarımküresinde ise, Kutup 6 ay aralıksız geceyi yaşadığı için (kendisi Güneşten hiç etkilenmemekle birlikte), yalnızca yaydığı soğuk (gündüz kesiminde) Güneş ışınları tarafından ısıtılır. Fakat  ardından sürekli gelmekte olan soğuk hava nedeniyle bu sadece nisbi bir ısınmadır; gece ise soğuk bütün şiddetiyle etkisini gösterir.

Güneşin ısınmadaki etkisinin doğrudan değil dolaylı olduğu, bu etkinin “Kutup soğuğunu tepeden ısıtma ile bastırmak ve böylece Magma ısısına meydan vermek” şeklinde olduğu açıktır. Kuşkusuz ki burada anlatılmak istenen, Güneşin hiçbir ısıtıcı etkisinin olmadığı değil, Güneşin ışınlarının Magmadan yükselen ısı ile yukarıdan işbirliği yapıp, soğuk havayı adeta kıskaca alarak ısıtma etkisi yaptığıdır.
Aşağıdan Magma ısısına ve yukarıdan Güneş ışınına maruz kalan her soğuk hava parseli ya da kara parçası, mutlaka ısınacaktır.
Ancak ısının “asıl” kaynağı Magma olmasaydı, Dünya yalnızca “gündüzleri” yüzeyden (tıpkı gezegenler gibi) ısınacak, “geceleri” ise birkaç yüzlere varan (-) derecelerde donacaktı.

O halde Dünyayı ısıtan Magma, Dünyanın ne kadar ısınacağını belirleyen ise (soğutucuların ayarını düşüren) Güneştir.

İşte bütün hava ve iklim olayları, yukarıda kaynakları açıklanan sıcak ile soğukun yer değiştirmesi esnasında yaşanır:
Magmadan yükselen ısı, üst yarımkürede Kuzey Kutbuna, alt yarımkürede ise Güney Kutbuna doğru yol alır. Yükselen ısının geride bıraktığı alçak basınç alanını, o yarımküredeki Kutuptan inen soğuk hava (yüksek basınç) doldurur. Magmanın ısıttığı yer kabuğunun, Kutup buzulları tarafından soğutulması olarak özetlenebilecek olan bu süreçte Dünyada yağmur, rüzgar, sıcak, soğuk, denizlerin dalgalanması vb.(tamamı Dünyayı soğutmaya yönelik) olaylar yaşanır.

Dünyanın 23,5 derecelik eğimi olmasaydı, -her iki Kutup her gün gece ve gündüzü yaşayacağı için- her gece kış, her gündüz yaz mevsimi yaşanacaktı.

2- DENİZ HAREKETLERİ VE DALGALAR, sanıldığı gibi rüzgarların itmesi sonucu, oluşmaz.

Magma ısısıyla Kutup soğuğunun yer değiştirmesi, -ilk önce ve en hızlı- “denizleri” etkiler.

Yer kabuğunun altında dolaşarak Dünyayı Magmanın yüksek ısısına karşı koruyan denizleri Magmaya ulaştıran en kısa yol, yer kabuğunun en ince buna karşılık deniz suyunun en yoğun olduğu açık denizlerdir.

Bu nedenle Magma ısısı önce açık deniz tabanlarına çekilir ve buradan halkalar halinde suyun içerisine yayılır.(Bu, denizlerde çok hafif dalgalanmaya yol açar). Git gide ısınan deniz suyunun serinlemesi, kendi yüzeyinde temas ettiği soğuk hava ile sağlanır. Ancak deniz yüzeyine çıkan ısının oradan atmosfere “dikey” yükselişi, –gündüzleri- Güneşin ısısını soğurmuş sıcak bulutlar tarafından önlenir.(Çünkü bulutlar, aşağıdan yükselen ısıdan daha sıcaktır.) Bu durumda çok fazla yükselemeyen ısı yön değiştirir ve ortamdaki en serin yer olan dağlara  ilerler.(Gündüz deniz esintisi). Dağlara yönelen bu ısı önce doruklara, oradan da (bulutları da önüne katarak) en serin istikamete yönelir. (Temel ilke, sıcağın sürekli “daha soğuğa doğru gitmesi”dir.)

Gece, (denizin üzerini örten bulutlar -Güneş ısısı almadıkları için- soğumuştur) deniz ısısı kendi yüzeyinden dikey olarak yukarıya çıkar ve üzerini kaplayan bulutları da sürükleyerek yükselir. (Isının yukarıya doğru yükselmesi nedeniyle, denizlerin üzerinde alçak basınç alanları oluşur.) Bu esnada dağların üzeri, (gündüz doruklardan tüten bulutların geride bıraktığı alçak basınç alanlarını doldurarak ve aynı yolu izleyerek gelen) soğuk hava ile kaplıdır. Deniz yüzeyinde oluşan alçak basınç alanı (boşalan alan);  dağların konik yapısı nedeniyle   doruklarda tutunamayan soğuk (ağır) havanın önce yamaçlara, oradan düzlüklere ve oradan da deniz yüzeylerine düşerek yayılmasını sağlar.( Gece dağ esintisi). Böylece hem denizler serinletilir, hem de deniz suyu yüzeyindeki basınç da dengelenmiş olur.

Ancak bütün bu basınç geçişmeleri, (oluştuğu mevsimin şartlarına göre bazen çok şiddetli bazen de hissedilmeyecek kadar hafif) deniz suyunun hareketlenmesine yol açar. Deniz suyundaki hareketin şiddeti, yer değiştiren sıcak ve soğuk hava arasındaki farkın “az” ya da “çok” olmasına bağlıdır. Diğer bir deyişle, denizi tabandan yukarıya iten sıcak ile denizi yukarıdan aşağıya baskılayan soğuk arasındaki fark ne kadar yüksek ise, denizin iki kuvvet arasındaki hareketliliği (dalga) o kadar yüksek olacaktır.

Yaz mevsiminde bu fark çok düşüktür. Dağlardan düşen (ve denizlerden yükselen sıcağın yerini doldurarak) deniz yüzeyini kaplayan hava soğuk değil, (Güneşin etkisi nedeniyle) nispeten ılıktır. Bu nedenle deniz yüzeyine düşen havanın oluşturduğu basınç fazla değildir ve denizden yükselen ısı, rahatlıkla yüzeye çıkar ve yönlenir.

Kışın, dağlardan denizlerin üzerine düşen hava çok daha soğuk ve çok daha ağırdır. (Bunun nedeninin, kış yarımküresindeki Kutup buzullarının 6 boyunca Güneşten etkilenmeden yaydığı soğuk hava olduğu yukarıda anlatılmıştı. Diğer bir etken ise, pek çok dağda kar bulunması ve her karlı dağın ayrı bir mahalli kutup gibi, yaydığı soğuğun tamamının denizler üzerine düşmesidir.)
Deniz yüzeyini kaplayan soğuk havanın ağırlığı, deniz yüzeyindeki basıncın artmasına neden olur. Deniz tabanından (Magmadan) yükselen ısı, üzerini  -adeta tencerenin üzerindeki kapak gibi- örtmüş olan bu ağırlığı aşıp yükselemediği için,  kaçınılmaz olarak deniz suyunun iç ısısı git gide artar. Suyun içindeki bu ısı artışı, önce deniz tabanlarında -dip dalgaları denilen- hareketliliğe yol açar. Bir süre sonra, en çok suyun bulunduğu en derin kısımlar (açık deniz tabanları), en çok ısının biriktiği yerlere dönüşür. Tabanda biriken ısı ile su yüzeyindeki soğuk hava arasındaki “mücadele”, suyun adeta fokurdamasına ve merkezden çembere –açık denizden kıyıya- yayılan dalgaların artmasına yol açar. Dalgalanmalardaki bu artış, aynı zamanda fırtınanın habercisi durumundadır. Bir süre sonra iyice artan deniz iç ısısı, kaynayan tencerenin kapağını fırlatması gibi, ani bir hareketle üzerindeki ağır havayı delip püskürür ve karalarda az çok dengeye oturmuş bütün basınç alanlarını da alt üst eder.
Püsküren ısı geride alçak basınç alanları bırakarak dağlara ve oradan da yukarılara gider; yukarıda dengede bekleyen soğuk (ve daha ağır) hava ise, büyük bir hız ve ivmeyle, aynı yolu takip ederek, deniz yüzeylerine düşer.

Dalgalar, yalnızca bu ısı patlaması nedeniyle harekete geçmiş suların kıyılara doğru ilerlemesi demek değildir. Merkezden kıyıya hareket eden dalgalar, bir yandan da üzerlerindeki ağır ve soğuk havayı merkezden kıyılara doğru iter. Dalgaların havayı bu biçimde adeta yelpazeleyerek denizleri serinletmeye çalışması, karalardaki basınç alanlarını ayrıca alt üst eder ve rüzgarlara neden olur.

Açıkça anlaşılacağı gibi, her ne kadar rüzgarların nedeni yüksek basıncın alçak basınç alanına hareket etmesi ise de, bu süreci başlatan karalar değil, DENİZLERdir.
Zira hem Magma ısısının ilk soğurulduğu yer, hem de Kutup soğuğunun en çok basınç uyguladığı yer denizlerdir ve mücadele denizlerde başlamaktadır.
O halde yalnızca karalarda görülen hava hareketlerinin bile tetikleyicisi olan ısı, aslında Magmadan denizler aracılığıyla yükselip, karaya yönelmiş olan ısıdır.

3-RÜZGARLAR, o halde sanıldığı gibi karalarda başlayıp denizleri etkileyen ve sonra da dalgalara sebep olan olaylar değildir.
Tam tersine, denizden yükselen ısıyla Kutuptan inen soğuk arasındaki etkileşim, ÖNCE dalgalara, SONRA rüzgarlara yol açmaktadır.

Eğer denizde dalgalanmaya yol açan etken rüzgarlar olsaydı, karadan denize doğru esen rüzgarlar, denizleri -tıpkı bir halıyı dürer gibi- kıyıdan açık denizlere doğru götürür; bizler de boş bir havuza bakar gibi kuru deniz tabanlarına bakıp, denizlerin geri gelmesini beklerdik.

4-YAĞMURLAR, (oluşumunu yukarıda incelediğimiz) bulutlarla gelir.

Dünyanın her yerinden yaz kış yükselen (ve Güneşin yer yüzü sularını buharlaştırmasıyla hiçbir ilgisi olmayan) bulutlar, dağ doruklarından tüter.
Kuzey Yarımküreden yükselen bulutlar Kuzey Kutbuna, Güney Yarımküreden yükselen bulutlarsa Güney Kutbuna ilerler.

Ancak bulutların bu ilerleyişleri kendi inisiyatifleri ile değil, zorunludur.
Onları derleyip toparlayan ve sürükleyen güç, aslında Magma tarafından ısıtılan ve ısındığı için yükselen havadır.
Bulutlar, sıcak havadan daha hafiftir ve Dünyanın her yerinde soğuğa (bulunduğu yarımküredeki Kutba) doğru ilerleyen sıcak hava, yolunun üzerindeki tüm bulutları da beraberinde sürükler.

Bulutlar bu yolculuk boyunca git gide artan  soğuk nedeniyle yoğunlaşır ve donmaya başlar. Donma arttıkça bulutların ağırlığı artar ve bir süre sonra bulutlar artık havanın sürükleyemeyeceği bir ağırlığa ulaşıp durakladığında (içerdiği soğuk ile kendisini çevreleyen sıcak arasındaki ısı farkı da iyice artmış olduğundan) parçalanarak, yağış halinde yere düşer.

Bulutların yoğunlaşmasının uzun ya da kısa sürmesi, o yarımküredeki mevsim koşullarına (yani Güneşin hangi Kutbu baskılamakta olduğuna) bağlıdır.
Kış yarımküresinde Kutup soğuğu hakim olduğu için, bulutların yolculuğu kısa sürecektir. Hatta bazen henüz dağlardan tüterken donup kar halinde inecektir.
[Bir sabah uyanıp civar dağların doruklarında gördüğümüz karın nedeni, karın bütün bölgeye yağmış fakat yalnızca doruklarda erimeden tutunabilmiş olması değil, dağ doruklarından tüten bulutların “çok yükselemeden” yoğunlaşıp donmuş olmalarıdır. Eğer o esnada dağda iseniz, yaşadığınız olayın adı “kar fırtınası”dır.Eğer bir anda kendinizi “sis”in içinde bulmuşsanız, bunun nedeni “yukarıdan düşen bulutlar” değil, “ayaklarınızın altından tütmekte olan bulutlar”dır. Havaalanlarının etrafını saran sisin “soğutucu bombardıman”larla yok edilememesinin nedeni, “bulutların yukarıdan düşmeyip, yerden aralıksız tütmekte olduğunun” fark edilememiş olmasındandır.]

Yaz yarımküresinde -Kutbun 6 ay boyunca aralıksız Güneş tarafından baskılanması ve yeterli soğuğun bulunmaması nedeniyle- bulutlar, ancak uzun bir yolculuktan sonra, Kutba yakın bölgelerde yoğunlaşıp yağışa dönüşür. Bu nedenle, o yarımkürede yaz yaşanmasına rağmen Kutba yakın kısımlar sürekli yağış alır; daha aşağıdaki bölgelerde ise (Ekvator Kuşağı hariç) yaz boyunca neredeyse hiç yağış olmaz.

Ancak yaz yarımküresinde, sıcak nedeniyle yoğunlaşamayan bulutlar, dağlardan sürekli tütmekte olan  yeni bulutların da eklenmesiyle, gökyüzünde git gide kalınlaşan bir tabaka oluşturmaya başlar.(Bazı yaz geceleri gökte hiç yıldız göremeyişimizin nedeni bu tabakadır.) Burada biriken bulutların daha fazla yükselemeyişinin nedeni, bu bulut tabakasının Güneşten aldığı ısının, aşağıdan yükselen ısıdan daha fazla olmasıdır. (Daha önce, deniz ısısının gün boyunca dikey olarak yükselmesini engellediğini belirttiğimiz tabaka, budur. Üzerindeki bu tabakayı itemeyen deniz ısısı gün boyu dağlara yönelir. Dağların denizlerden daha serin olmasının nedeni, dağ tabanlarındaki Magma ısısının, dorukları ısıtacak kadar yukarıya yükselememesidir. Bu da dağların sürekli serin kalmasına yol açar. Eğer Dünya Güneş tarafından ısıtılıyor olsaydı, Güneşe daha yakın oldukları için dağlar en sıcak yerler olurdu.)

Yukarıda sözü edilen bulut tabakası kalınlaştıkça, (Güneş ışınlarıyla teması arttığından) ısısı da artar. Dağlardan tütmekte olan yeni bulutlar, henüz fazla yükselemeden, üstlerindeki bu kalın tabakadan yayılan ısının itmesi ile, bu kez (kendi çıkış noktalarından bile daha aşağıya) şu an artık yukarıdan daha soğuk olan ova ve deniz üzerlerine parçalanarak dağılır ve topak bulut görüntüsünü kaybeder.
Kara ve denizlerin üzerindeki yüksek nemin kaynağı, işte bu parçalanmış ve_havaya dağılmış bulutlardır.
Yazın aşırı nemli havanın, aşırı sıcağa yol açmasının nedeni, denizlerin, Magmadan aldığı ısıyı, havadaki neme dağıtarak serinlemeye çalışmasıdır.

Akşamüzeri Güneş çekilip gökyüzündeki kalın bulut tabakası soğumaya başladıkça, denizlerden yükselen ısı, havaya dağılmış bulut parçacıklarını (nem) sürükleyip bir araya getirerek yükselir. [[Bu esnada uydudan çekilen fotoğraflara bakanlar, denizlerin üzerinden yükselen ve bir araya gelerek topaklanmaya başlayan bulutları, denizlerden yükselen su buharının oluşturduğu kanısına kapılırlar.]]

Gökyüzünde oluşan bu kalın bulut tabakasının bir görevi, Güneşin zararlı ışınlarını çok daha yukarılarda kesip geri yansıtmak, yere düşecek ışınların ise çok kalın bir tabakadan geçirilip süzülmesini sağlamaktır.

O halde bulutlar, Güneşin buharlaştırdığı yer sularından oluşmak bir yana, aslında Güneşin etkisini en aza indirerek, yer sularının buharlaşmasını önlemektedir. Bununla da kalmayıp, nemin havaya yayılmasını sağlayarak bitki örtüsünü Magma ısısına karşı korumaktadır. Eğer havaya dağılan bu nem olmasaydı, Magmadan yükselen ısı, -yağışın neredeyse hiç olmadığı yaz aylarında- bitki_örtüsünü kurutur yok ederdi.

Yoğunlaşıp yağışa dönüşen  bulutlar, gerilerinde (bulutlardan boşalan) pek çok alçak basınç alanı bırakır. Daha yukarılardaki yüksek basınç, hızla ve ivmeyle bu boşlukları doldururken, bu esnada yere ulaşan yağışın -ki yağışlar da Dünyanın tepeden sulama ile serinletilmesidir- serinlettiği kara ve denizlerden yükselen ısı da, daha yukarılara doğru yol alır. Böylece basınç geçişmeleri arttıkça yağışlar, yağışlar arttıkça da basınç geçişmeleri artar. Bu, denge sağlanana kadar sürer.

[Bulut, içerdiği TUZ BUHARI nedeniyle, hem ısınırken hem de soğurken buhar üreten ve ürettiği buhar enerjisiyla yol alan bir tür buharlı makine gibi çalışır. Bulut sıcak havayla taşındığı ve sıcak hava hep daha soğuğa doğru gittiği için, etrafını saran hava soğudukça bulutun ısı ve buhar mekanizması bozulmaya ve donmuş parçacık sayısı artmaya başlar. İçeriğindeki tuz, donmuş parçacıkları  eritip suya dönüştürse de, ortamda artık bu suyu buharlaştıracak ısı olmadığı için, su tanecikleri tekrar buz taneciklerine dönüşmeye; bulut git gide donmaya ve ağırlaşmaya başlar. Bir süre sonra bulut etrafındaki soğuk havadan daha soğuk ve ağır hale geldiği için, etrafını saran artık kendisinden daha sıcak havadan soğurduğu ısı ile parçalanarak, yağışa dönüşür.]

Yağışa dönüşen bulutlar yalnızca havadaki basınç dengeleri değiştirmekle kalmaz; (çeşitli dumanları da içeren) bulutlar çözünüp yağış başladığında; ozon, azot vb. gazlar açığa çıkar ve bunlar atmosfere yönelir. (Atmosfer de zaten muhtemelen böyle oluşmuştur).

Her iki Kutba en uzak olan Ekvator Kuşağının yıl boyunca yağış alması, yeri gelmişken üzerinde durulması gereken, diğer bir konudur.

Her iki yarımküreden yükselen “ısı”nın istikameti, kendi Kutup bölgesidir. Her iki Kutuptan inen “soğuğun” istikameti ise, kendi Ekvator bölgesidir. Diğer bir deyişle, her iki Kutuptan da yayılan soğuğun, gidebileceği (düşebileceği) son nokta, her yarımkürenin kendi Ekvator bölgesidir. Bu da, en çok soğuğun Ekvator Kuşağında toplanmasını kaçınılmaz hale getirir.

Ekvator, Dünyanın en geniş kuşağı olduğu için de, yalnızca en çok soğuğun düştüğü yer değil, aynı zamanda (Magmadan yukarıya) en çok ısının yükseldiği yerdir.

Kuzey Yarımküresi kışı yaşarken en çok soğuk Ekvatorun kuzeyine, Güney Yarımküresi kışı yaşarken de en çok soğuk Ekvatorun güneyine ineceği için, Ekvatorda (6 ay kuzeyinde ve 6 ay da güneyinde) 12 ay boyunca, bulutları yoğunlaştırıp yağışa dönüştürecek soğuk, sürekli mevcuttur. Bu nedenle Ekvator Kuşağındaki yüksek dağlardan tüten bulutlar, çok fazla yükselmeden donar, ve doruklara “kar” olarak düşer.

O halde, Ekvator Kuşağında  365 gün boyunca kar’larla örtülü olan dağlar, mahalli birer kutup gibi davranacak; yılın 365 günü Ekvator Kuşağından atmosfere doğru yükselen sıcak hava, bulutları karlı dağlara doğru sürükleyecek; karlı dağlardan inen soğuk hava ise, bulutları devamlı biçimde yoğunlaştırıp, sürekli yağışlara neden olacaktır.

En çok soğuğun Ekvator Kuşağına düşmesine rağmen havanın en sıcak olduğu yerin yine Ekvator olmasının nedeni, en çok Magma ısısının da yine –en geniş paralel olan- Ekvatordan yükselmesidir. Yüksek Magma ısısı, soğuk havayı hem sürekli yukarıya doğru iterek belirli bir yükseklikte kalmasını, hem de yerden çok yüksekteki bu “hat”tın altına düşen soğuk havanın, çabucak ısıtılmasını sağlar. Bu nedenle, bölge sürekli sıcak; yükselen bulutlar hızla yoğunlaştırıldıkları için de, sürekli yağışlıdır.

Şiddetli kasırga, tsunami ve şiddetli depremlerin Ekvator Kuşağına yakın bölgelerde olmasının nedeni, bu bölgedeki alçak ve yüksek basınç dengesinin adeta şiddet üzerine kurulu olmasıdır.

Dünyanın diğer bölgelerinde ısının yukarı yükselmesi, soğuk havanın aşağı düşmesine neden olurken; burada -tam tersine- son sınırına (Ekvatora) ulaşmış soğuk havanın, yükselmekte olan Magma ısısını baskılaması, sıkıştırması, ve fazla yükselmesini engellemesi söz konusudur. Diğer bir deyişe, Kutuplardan Ekvatora inen soğuk hava, Ekvator Kuşağından yükselen Magma ısısının belirli bir yükseklikten yukarıya çıkmasına izin vermemekte; buna karşılık da, Magma ısısı, yukarıdan baskı yapan soğuk havanın, belirli bir yükseklikten aşağıya inmesine izin vermemektedir.

Bu durum, (Dünyanın diğer bölgelerinde aslında deniz suyu üzerinde oluşan) sıcak-soğuk basınç dengesinin, Ekvatorda, (denizlerden çok daha yukarılarda) bulutların dolaştığı yüksekliklerde oluşmasına yol açmaktadır. Ekvatorun sürekli alçak basınç kuşağı olmasının nedeni, basınç dengesinin “deniz yüzeyinde” değil, “bulutların dolaştığı yüksekliklerde” sağlanıyor olmasıdır.

Magmadan sürekli yükselen ısı ile Kutuplardan sürekli inmekte olan soğuk hava, yerden oldukça yüksekteki bu “kesişme hattı”nda birbirlerini itmeye; dağlardan yükselen bulutlar da –en soğuk yer olduğu için- bu hattın altında (bir kubbenin altında toplanır gibi) toplanmaya başlar. Bu noktada sıcak ve soğuğun, birbirlerini yukarıya ve aşağıya ittikleri, bulutların vantilatör kanatları gibi döngüsel bir harekete girme eğiliminde olmasından anlaşılabilir. Magma sıcağı ve Kutup soğuğu, zıt yönden duvarın aynı noktasını delmeye çalışan iki ayrı matkap gibi davranırlar. Sonuçta kazanacak olan, şiddeti git gide yükselen Magma sıcağıdır. Magmadan yükselen ısı arttıkça, denizde dalga şiddeti artacak; “sıcak”, soğuk hava tabakasını delmeyi başardığında ise, hem “burgusal” bir hareketle –adeta patlarcasına- yükselecek, hem de yukarıdaki basıncın, kendi açtığı “burgulu yol”dan ivmeyle düşmesine yol açacaktır. Bu, kasırgadır… [Kasırgaları önlemenin yolu, -muhtemelen- sıcak ve soğuk havanın kesiştiği bu  “sıkışma noktası”nın (“kasırganın gözü”), döngüsel bir harekete girmesine fırsat vermeden, “yüksek ısı yayan roketlerle delinmesi”dir.]

Üzerindeki soğuk hava basıncını “delmek” için Magmanın çok yüksek bir ısı üretmek zorunda kalması, deniz tabanlarındaki plakaların kırılmasına, bu ise depremlere ve tsunamilere yol açacaktır.

5-SICAK HAVANIN VE BULUTLARIN ROTASI

Sıcak havanın (ve bulutların) yerden ne kadar dikey yükselip hangi yükseklikten sonra yatay ilerleyişe geçeceklerini belirleyen ve böylece Kutuplara yönlenmelerini sağlayan; Güneş, Ay ve Yıldızlardır.

Bulutlar, gündüz Güneş ışınlarının (ve ısısının) , gece ise Ay ve Yıldızlardan aldıkları ışığın (ve ısının) “izin verdiği ölçüde” atmosfere doğru yükselir. (Sıcak hava “kendisinden daha sıcak” olan ortamlardan kaçar ve hep “daha soğuğa doğru” gider.) Güneş ya da Ay ve Yıldızlardan aldığı ısı arttıkça dikey yükselişi azalan sıcak hava (ve bulut), yolculuğuna bu kez yatay olarak devam edecektir. Ancak yatay yolculuğun da rotasını belirleyen yine Güneş ya da Ay ve Yıldızlardır.

Bulutlar gündüz, Güneşin ısısı nedeniyle çok fazla yükselemedikleri gibi, bulundukları noktadan da Güneşin zıttı istikamette ilerler. Ancak bu ilerleyişin yönü; Güneşin gün içinde her dakika değişen konumundan etkilendiği ve -Dünyanın kendi ekseni etrafında saatin tersi istikamette dönüyor olması ve 23,5 derecelik eğimi nedeniyle de- sürekli saptığı için, sonuçta Kuzeyde Kuzey Kutbu, Güneyde ise Güney Kutbu olacaktır.

Örneğin, (Kuzey Yarımkürede) Güneşin ilk ışıklarıyla bulutlar önce batıya itilir gibi olacaksa da -Dünyanın dönüşü nedeniyle- doğuya, fakat -eksendeki eğim nedeniyle- kuzeydoğuya sapacak; öğlen, Güneş ışınları tam tepeden gelerek bulutları hareketsizleştirecek ve kalın tabakalar oluşturmasını sağlayacak; akşamüzeri bulutlar Güneş tarafından doğuya itilecekse de, bu kez (yeni doğmaya başlayan) Ay’ın ilk ışıklarıyla tekrar batıya itilecek, fakat yine -Ekvatordaki eğim ve Dünyanın dönüş istikameti nedeniyle- kuzeydoğuya saptırılacaktır. Bu şekilde sürekli - kuzeydoğuya - saptırılan bulutların ilerlediği yol aslında doğrusal bir yoldur ve istikameti, -gerçek kuzeyden 23,5 derece daha doğuda, yani kuzeydoğuda bulunan-  Kutuptur. (Güney yarımkürede bulutların izlediği yön yine aynı etkenler nedeniyle, bu kez güneybatı, yani Güney Kutbudur.)   

Ay’ın da bulutlara etkisi (tıpkı Güneş gibi)  bulunduğu konuma bağlı olarak gecenin her saatinde değişecektir.  Ancak Ay’ın Güneşten farklı ilginç bir özelliği, 30 gün boyunca büründüğü değişik şekillerdir. Bazen dolunay, bazen hilal vb. biçimlere bürünerek, Güneşten aldığı ışınları adeta bazen içbükey, bazen dışbükey bir ayna gibi yansıtan Ay,  yalnızca bulunduğu konumun sürekli değişmesi ile değil aynı zamanda farklı ışık oyunlarıyla da  bulutların toparlanma ve yönlenme şekillerini de belirlemektedir.

Yıldızların bizim gözümüze çok küçük görünmeleri nedeniyle, havaya ve bulutlara pek bir ısı etkisinde bulunamayacakları düşünülebilir. Oysa, her bir “hava zerreciği”nin üzerine düşen yıldız görüntüsünün sayısı, bizim gözümüze düşen yıldız sayısı ile eşittir. Diğer bir deyişle her bir hava zerreciğinin bir yanında (orantılı olarak küçülmüş haliyle) bütün bir gökyüzü vardır.  Bu da, her bir zerreciğin bir yüzeyinin tamamen ışık alması ve ısıya dönüştürmesi demektir.

Hem sıcak-soğuk havanın hem de rüzgarların sapmasına neden olan diğer bir önemli etken ise, -gece ve gündüzü ayıran çizgi- “Işıksal Eksen”dir.

Işıksal Eksen, Dünya gibi eğimli değil, dik’tir. Bu durum, (Gündüz) Kutuplardan inen soğuk havanın 23,5 derecelik bir açıyla Işıksal Eksene çarpmasına ve yine aynı açıyla Ekvatora doğru sapmasına, fakat bu kez de (yine Dünyanın dönüş yönü ve Ekvatordaki eğim nedeniyle) tekrar Kutba doğru savrulmasına, fakat “ağır” olduğu için tekrar aşağıya düşüp yine Işıksal Eksene çarpmasına neden olur. Böylece düşen soğuk hava, adeta bir merdivenin basamaklarını iner gibi, Işıksal Eksene çarpa çarpa aşağılara iner. Soğuk havanın Işıksal Eksene çarpmasının nedeni, (gece ve gündüzü birbirinden ayıran) bu “çizgi”nin “diğer yanındaki”, yani “gecedeki” havanın –her durumda- daha soğuk ve ağır olmasıdır.

Soğuk havanın Kutuptan Ekvatora kadar her noktada Işıksal Eksene çarparak geri dönmesi, dairesel bir hareketle ivme kazanarak düşmesine ve tüm basınç alanlarının etkilenmesine neden olur.

(Işıksal eksenin diğer çok önemli etkisi; her iki yarımkürede, Kutuplara yönelen sıcak havanın doğrudan Kutba değil, o kutbun 23,5 derece uzağından (Gerçek Kuzey/Gerçek Güney) geçerek Kutbun üzerindeki  “kubbe” ye –yani Kutupla atmosfer arasındaki boşluğa- yükselmesi ve orada atmosfere yaptığı basınç nedeniyle tekrar aşağıya itilmesidir. Bu, adeta her iki Kutbun da üzerinde birer vantilatör varmış gibi,  havanın önce Kutba oradan da aşağılara üflenmesine neden olur.)

O halde hava akımlarının saptırılmasının nedeni, “Coriolis Kuvveti” değildir.
(Coriolis’nin kuramından hareket eden bu görüşe göre; dönmekte olan bir kürenin arkasında  kalan eylemsiz havanın yarattığı kuvvet, kürenin önündeki hareketli havanın kendisine çarpıp sapmasına neden olur). Eğer Dünya böyle bir kuvvetin etkisi altında olsaydı, hava hem yaz, hem de kış yarımküresinde “aynı şiddetle” savrulacak, her iki yarımkürede de şiddetli hava hareketleri yaşanacaktı. Bu görüş, Dünyanın Atmosferle birlikte döndüğü  gerçeğini göz ardı etmektedir. (Bu tıpkı, hareket halinde –tüm camları kapalı- bir otobüsün içinde saçlarını fönlemekte olan bir bayanın saçlarının uçuşuyor olmasını, otobüsün ileriye doğru gitmesine bağlamak gibidir.)

Yaz yarımküresindeki gece ve gündüz arasındaki “hava ağırlık farkı”  düşük olduğu için, bu savrulma yalnızca kış yarımküresinde (ve yaz yarımküresinde de gece ve gündüz arası ısı farkının yüksek olduğu bölgelerinde) yaşanmaktadır.

Eğer havayı saptıran, Işıksal Eksende çarpışan hava kütlelerinin ağırlık farkı değil de Coriolis etkisi olsaydı, yaz yarımküresindeki havanın da şiddetle savrulması ve yazın da rüzgarların hiç durmaması gerekirdi.

IV) DÜNYANIN “DAĞILMASINI” ÖNLEYEN GÜÇLER

Eğer Magma sıcağı (tıpkı kaynayan bir düdüklü tencerenin, kapağına yaptığı basınç gibi)  üzerinde yaşadığımız Yerkabuğunu dışa doğru itiyorsa, bu parçaları dengede tutan (tencerenin kapağını fırlatmasını ya da tencerenin çatlamasını engelleyen) nedir?

Kuşkusuz ki bu önce, tencerenin kalınlığına ve şekline (dağlar ve karalar), iç basıncı azaltmak için kapağın üzerinde bulunan sübapa (yanardağlar) ve tencerenin sürekli soğutulması için kullanılan vantilatör, klima ve soğuk suya (rüzgarlar, buzullar, denizler); sonra da bu soğutma sistemlerini devreye sokacak olan otomatik mekanizmalara bağlıdır.

Dünya, işte böyle bir sistemdir.

Bizler (Magmanın petrol ve Buzulların doğalgaz kaynağı olan biz canlılar), Magmanın soğumuş tabakası üzerinde “rolümüzü” yerine getirirken, bir takım hava ve iklim olaylarına maruz kalıyoruz.

Bizim de hayatımızın sürmesini sağlayan bu hava ve iklim olaylarının tamamı, Magma ile Kutupların mücadelesidir.

Magma sıcağı, Yerkabuğunu büyük bir basınçla ve patlatırcasına dışa itmekte; fakat Atmosferin Dünyaya hapsettiği, ve Kutupların soğutup ağırlaştırdığı “hava”nın denizleri, denizlerin de karaları merkeze itiyor olması, Yerkabuğunun parçalanıp dağılmasını önlemektedir.

Dağların “ters bir V harfi” gibi sivri uçlu olmaları,  Kutuplardan inen soğuk havanın dağlarda tutunamayıp deniz yüzeyine düşmesini; açık denizlerde adeta büyük bir V harfinin içine dolmuş gibi duran deniz suyunun, “V”nin açık ağzından aldığı bu basıncı,V’nin yatay kenarlarına aktarması ise, karaların itilip sıkıştırılmasını sağlamaktadır.

Dünyanın parçalanıp dağılmasını önleyen su ve hava, bu ağırlıklarını yalnız ve yalnız  soğuk havaya borçludur. Eğer soğuk hava olmasaydı, su “buhara” dönüşür; hava ise, ısındıkça yükselir, yükseldikçe de ağırlığını kaybederdi. Böylece, ortada Dünya diye bir yer olmazdı.

Denizler, Magmadan aldıkları ısıyı (içerdikleri TUZ nedeniyle su kaybına uğramadan) hızla yüzeye aktararak Magmanın basıncını düşürür. Havaya aktarılan ısı, Kutuplardan inen hava ile soğutulur. Magma ısısını (basıncını) düşürmek için sürekli Yerkabuğunun altında dolaşan ve bu esnada buharlaşıp dağlardan “bulutlar” halinde yükselen deniz suyu, yine Kutuptan inen “soğuk” ile dondurulup ayrıştırılarak suya dönüştürülür. Yağmur halinde tekrar yere inen su, hem karaların soğutulmasını sağlar, hem de tekrar denizlere dönerek deniz suyu seviyesinin düşmesini önler.

O halde, ayağımızın altındaki karalar Magma basıncıyla fırlatılamıyorsa, bunu birinci derecedesoğuk havanın ağırlığına”, yani KUTUP BUZULLARINA borçluyuz! (Eğer öyle ise..)  Bu, ürkütücü bir gerçektir.

Borçlu olduğumuz diğer bir madde ise (Bölüm II/1 – “Su” konusunda anlatıldığı gibi) “TUZ”dur. (Eğer denizlerdeki TUZ olmasaydı, Magma ısısı_denizleri buharlaştırır, yok ederdi. (Yalnızca Yerkabuğunun altında dolaşan ve Magmayla doğrudan temas halinde olan deniz suyu –hem de tuzla birlikte- buharlaşır.) İçerdiği tuz nedeniyle çok kısa sürede ısınıp soğuyabilen denizler, çok hızlı biçimde genleşip büzüşerek, hem kendi üzerindeki basıncı, hem de kendisinin karalara yaptığı basıncı dengeler. Tuzun bir diğer önemli fonksiyonu ise, daha önce belirtildiği gibi, bulutların kütle halinde donmasını ve üzerimize buz dağları halinde düşmesini önlemektir.

Özetle; Dünya, varlığını önemli ölçüde TUZ ve BUZ’a borçludur.
Suyun kaynağı BUZ,  fakat korunumunu sağlayan ise TUZ’dur.
Eğer TUZ ile BUZ olmasaydı, Dünya infilak eder “tuz ile buz” olurdu.

SONUÇ

Dünya, bir zamanlar Güneşten kopan bir lav yığınının soğuması sonucu oluşmuş, her hangi bir gezegen değil, çok özel bir sistemdir.

Atalarımız –nasıl ki lavların içinde yüzdükleri bir çağdan geçmedilerse- Buzul Çağı diye bir çağdan da geçmediler.

Dünya, git gide yaşlanan bir taş parçası değil, her şeyi onarıp yenileyen kapalı devre bir sistemdir.

Dünya, “zaman’ın olmadığı” bir yerdir…

GERİYE DÖN